Troy X Jul03

Troy X

03 Temmuz 2013 – 27 Temmuz 2013, Rodeo Gallery, Beyoğlu / İstanbul Rodeo Gallery İstanbul İngiltere’nin meşhur mimarlık okulu Architectural Association‘dan Diploma 13 grubunun projelerine yalnızca ay sonuna kadar ev sahipliği yapıyor. Sergi 2011-2012 senesinde yapılmış, Truva antik kentini araştırma alanı olarak almış öğrencilerin projelerini konu alıyor. Öğrenciler katmanlardan oluşan antik kente yeni bir katman önererek günümüz modern şehrine bir eleştiri getiriyor. Ulaşım, şehirleşmenin tahmin edilemez geleceğini öncelikli olarak gündemine almış görünen projeleri Vietnam, Çin’den öğrencilerin Türkiye toprakları üzerinde ele alıyor oluşu ilginç bir sergi ortaya çıkarıyor. Projeler ağırlıklı olarak son sınıf öğrencilerine ait, sunum kalitesi de buna bağlı olarak ortalama öğrenci projesi kalitesinden oldukça yüksekte. Grubu eski bir Herzog & de Meuron mimarı olan Peter Karl Becher ve Cambridge mezunu Bartlett geçmişli Matthew Barnett Howland yönetmiş. Çalışma sürecinde Çanakkale’ye de ziyaret yapan öğrenciler tezlerinde ütopik senaryoları ele almış. Kien Pham, Truva şehrinin var olan katmanlarına plan üzerinden abartılı bir yükseklik kazandırarak bir gökdelen önerisinde bulunuyor, bu gökdelenin içerisinde asansör mekanizmaları yerine çalışma prensibi olarak “London Eye” benzeri olan bir çark sistemi ile çalışan bir ulaşım sistemi öneriyor. Öğrenci bu sistem içerisinde bekleme süresinin normal bir asansörü bekleme süresi ile aynı olduğunu buluyor. Bir başka öneride öğrenci şehir duvarlarını şehri korumak yerine, doğayı şehirden korumak için kullanıyor. Yolu Beyoğlu Sıraselviler Caddesi’ne düşen sanat ve mimarlık meraklıları için Rodeo Galeri’ye uğramak keyifli olabilir. Sergi 27 Temmuz 2013’e kadar burada olacak. Çalışmalara sahip olmak üzere ilgilenenler için sergideki parçaları satın alma fırsatı da sunuluyor. Aras Burak / Reading Office Yer: rodeo-gallery.com Proje Yöneticileri: Peter Karl Becher & Matthew Barnett Howland Proje Grubu: AA Diploma...

İstanbul’a Central Park Jun29

İstanbul’a Central Park...

Radikal bugün (30 Mayıs 2013) İstanbul’a Central Park İstiyoruz sloganını manşete taşımış. Bu manşet, “Park olan bir yerin yine park olmasını istiyoruz” gibi de okunabilir, “Daha önceden zaten park olarak düşünülmüş büyük bir bölgenin daha görünür şekilde bir parka dönüştürülmesi talebi” olarak da. Çocukluğumda Taksim’de olduğum zamanlarda otobüslerin durduğu alandaki basamakları tırmanmak hiç aklıma gelmedi. Ben bir İstanbullu olarak gezi parkına ilk defa 19 yaşımda mimarlık öğrencisiyken gittim. Sizce de burada bir gariplik yok mu?  Gezi Parkı’nı tecrübe ettiğimde ilk fark ettiğim şey kuzeye doğru yürüdükçe muhteşem bir boğaz manzarasının buradan görülebildiği olmuştu. Tam Intercontinental Otel‘in dibinde, belediyeye ait gibi bir havası olan bir kafeterya hatırlıyorum, hala orada olmalı. Çok özel ve farklı bir yer İstanbul için Gezi Parkı. Açıkçası parkın potansiyellerinin çok, çok altında bir kullanımı olduğunu görmemezlikten gelmek mümkün değil. Gerek AKM, gerek park konusunda AKP belediyelerinin, hükümetinin bir şeyler yapmak istiyor oluşu da bu yüzden çok normal. Central Park ve Hyde Park, biz İstanbullular’ın Londra ve New York’da canlarını çok yakan iki yerdir. Bizde olsa buraya bina dikerler der dururuz. Radikal’in manşetindeki biraz naif Photoshop kolajını da bu özlemin, bu hayranlığın bir ete kemiğe bürünüşü olarak görüyorum. Prof. Dr. Zeynep Ahunbay çok anlamlı bir yorum getirmiş bugün Radikal’in 5.sayfasına baktığınızda konuyla ilgili. Topografyanın park için genişlemeye uygun olmadığından, Gezi Parkı’nın zaten çok büyük olduğundan ve mevcut binaların çoktan devamlı bir parkın varlığını mümkün kılmayacak bir durum oluşturduğunu söylemiş. Yukarıda birkaç aydır üzerinde çalıştığım İstanbul topografyasındaki farkları haritalanmış şekilde görüyorsunuz. Her renk deniz seviyesinden itibaren 3m’lik / 1 kat yüksekliğinde farkı temsil ediyor. Taksim Meydanı mavi ile gösterilen bölgede, metro durağının üstü oluyor ve tam 6km2‘lik bir alana bakıyoruz. Neredeyse 90m yüksekliğinde bir yer demek deniz seviyesine göre Taksim Meydanı’nın bulunduğu yer. Bu da kabaca 30 katlı bir bina demek, yani bir gökdelen. Taksim ve çevresi, hatta İstanbul düz bir coğrafya değil. Dolayısıyla New York ve Londra gibi bir etki bırakan bir park yapmamız coğrafi olarak...

Temmuz’da Twitter...

Öne çıkanlar: Radikal’in habercileri, Mimarlık eleştirmenleri Temmuz ayında severek takip etmeye başladığım hesaplardan bazıları. Zor durumda olduğu söylentilerine rağmen hala gündem yaratan haberlerle çıkan Radikal’in kadrosu, Radikal gazetesi bir gün kapansa bile twitter’dan ve internet üzerinden iyi haberciliğe devam edecek gibi gözüküyor. Gazeteciler Elif İnce @elifince – Gazeteci / Radikal Özellikle İstanbul ve mimarlık üzerine yaptığı haberleri ile son bir senedir özellikle önplana çıkıyor. Ayça Örer @aycaorer – Gazeteci / Radikal Serkan Ocak @serkanocakkk – Gazeteci / Radikal Elif İnce ile birlikte Radikal’in şehir ve mimarlık üzerine Türkçe basının en kapsamlı haberlerine imza atan ismi. Yıldırım Türker @yildirim_turker – Gazeteci Mimarlar Bülent Tanju @mrtanju – Mimar Uğur Tanyeli @autanyeli – Mimar – Arredamento Mimarlık Mimarlık eleştirmeni, Arredamento Mimarlığın editörü Uğur Tanyeli de Twitter’da. Selva Gürdoğan @selvagurdogan – Mimar – Superpool Superpool’un kurucularından Selva Gürdoğan Haziran 2013 başından beri twitter kullanmaya başladı. Superpool’un resmi twitleri için @superpool_twits hesabını da takip edebilirsiniz. Haber Kaynağı T24 @T24comtr Hasan Cemal’in de katılımından sonra zaten adını sık sık duyduğumuz T24, güzel sunumu ile takibe değer bir haber kaynağı olarak dikkat çekiyor. Siz de Twitter’da takip etmekten keyif aldıklarınızı @bopaper mention ederek bizimle...

Bugün ne çizsem? Dec11

Bugün ne çizsem?

Televizyonda mimarlıkla ile ilgili bir tartışma olduğu zaman çoğunlukla telefonum yerinde durmaz. Ardı ardına mesajlar yağar, “falan kanalı aç hemen” diye. Bu telaş sonrasında program bittiğinde görüşlerini benimle paylaşan dostlarımın ve ailemden insanların çoğu mimarlik egitimi almamış olsa da çok sağlıklı geri bildirimler yapar. Çünkü mimarlık ile ilgili bir görüş sahibi olmak için mimarlık egitimi almış olmanız gerekmez. Müzik, heykel ve modada da olduğu gibi.   Yine böyle bir akşamdı geçtiğimiz perşembe akşamı. Mehmet Ali Birand‘ın 32. gün programında Üsküdar Belediye Başkanı, projeleri ile birlikte programa gelmiş renkli bir mimar, İşbank, Ankara’da Halk Bankası ve MetroCity binalarını yakından tanıdığınız Doğan Tekeli ve bir akademisyen konuktu.     Program bir şekilde bana son zamanlarda çok popüler olan modacılar ve İvana Sert‘in bugün ne giysem şovunu düşündürttü. Bir tür aşağı görme şekli olarak değil, aksine sağlıklı bir örnek olarak. Moda, müzik için var olan bilincin mimarlık için ne kadar eksik olduğunun en kolay şekilde altını çizebilmek için.   “Üsküdar tarihi bir belediyedir, buraya modern bir cami olmaz” diyor başkan. “Bırakın ibadet edenler kendileri seçsin dinsizler değil” demeye kadar getiriyor bu projeyi. “İbadethaneyi tasarlayan inançlı olmalı” diye de ekliyor. Mimarlık konuşulmuyor. Her konuda oldugu gibi yine bir particilik, yetmez ama… tavrı hakım programa. Ayrıca “Yarışma süresi çok kısaydı, tecrübesiz gençler iyi bina yapamaz” gibi katılamayacağım görüşler de dile getirildi. En usta mimarların bile yaptığı projeler ilk ayda aldıkları şekil ile inşa edilmezler. Zaman konusunda bir endişe duymak yersiz.   Birand bir yarışma daha yapalım dedi, “Hepimiz aynı fikirdeyiz değil mi?” dedi. “Yapalım” dendi. Futbol programlarında denir ya bu maç günlerce oynansa yine bu skorla biter diye, işte öyle bir durum ile karşı karşıyayız oysa ki biz. İster dunyanın en kapsamlı, sanatçıya, kamuoyuna ve siyasilere saygılı yasaları çıkarılsın, ister dunyanın ve Türkiye’nin en iyi mimarları bu yarışmaya katılsın sonuç aynı olacaktır.   Bir sıkıntı varsa bu kanımca mimarlığı bir çeşit pasta yapım süreci olarak algılamamızdan dolayı ortaya çıkıyor. Benzer bir yayın biraz daha dinamik bir şekilde Habertürk‘de gerçekleştirildi bir hafta...

Tarih hayal edeni değil… Nov20

Tarih hayal edeni değil…...

Mimarlık toplum tarafından zor bir yerde konumlandırılmış bir meslektir. “İnşaat mühendisi inşa ediyorsa, hesabı kitabı yapıyorsa siz ne yapıyorsunuz?” “İç mi dış mı abi?” gibi sorularla sık sık karşılaşır mimarlar Türkiye’de. Mimar bir orkestra şefidir diye bir cevap hazırda tutarım ben de. Hiçbir enstrümanı aslında tam anlamıyla çalmamasına rağmen, bütün enstrümanların bir arada güzel bir ses çıkarabilmesi için çabalar. Bu çaba ülkemizdeki enstrümanların akorlarına verilmiş kalıcı hasarlar ile kolay kolay başlarında yetenekli müzisyenler bile olsa güzel bir bestenin bir başyapıta dönüştürülebilmesine engel oluyor.     Muhafazakarından liberaline büyük bir çoğunluk son yüzyıldaki bir inşa edememişlikten şikayetçi. Bu inşa edememişliğimizin pek çok nedeni var, en başta modern mimarlığın ehil olmayan ellere verdiği beton ile çok hızlı inşa edebilme yetisi geliyor. Her önüne gelen, en hızlı şekilde inşa edebildiğinde, üstüne kontrolsüz bir şekilde hayati sebeplerden dolayı plansızca hareket ederek, tek noktaya akın eden bir nüfusunuz da olduğunda çığrından çıkmış bir fiziksel çevrede yaşamaya başlıyorsunuz.     Sık sık mimar kişiye sorulur: sen olsan nasıl düzeltirdin bu şehri? Aklı başında olan mimarlar buna “şehirler düzeltilmez” diye cevap verir. Soruyu soranda ise bir burukluk olur ister istemez. Oysa ki hiç üzülünecek bir durum değil bu. Mimar havlu attığı için, artık bir şey yapamayacağı için vazgeçmemiştir. Mimar, düzeltmeye çalıştığında, özellikle son yüzyılda felakete, felaketlere yol açtığını fark etmiş, bundan öğrenmiştir.   TOKİ formülü Brezilya’ya ithal edilecek deniyor. TOKİ‘nin yaptığı şey Avrupa’da, Amerika’da, Rusya’da, Çin’de, Hindistan’da… dünyanın her yerinde hatta Türkiye’de bile yer yer uygulanmış, başta hep göz kamaştırmış ancak bir iki onyıl içerisinde korkunç sonuçlar doğurmuş bir uygulamadır. Bu konuyla özel olarak ilgilenen okuyucuların TEAM10 adlı mimari grubun çok rahat göz gezdirilebilecek kitabına göz atmalarını öneririm. Bu grup tarafından modern mimarlığın geçtiğimiz yüzyılda yaptığı yanlışlar masaya yatırılmış, elde edilen sonuçlar karşısında ilginç projeler üretilmiştir.     Toplu konutlar çizim masalarında, canlandırmalarda göz kamaştırır. Aidiyet duygusundan yoksun toplu yaşamlar zamanla usandırır, yorar. Binanız eskimeye başladıktan sonra bu tip devasa binalar kaçınılmaz olarak toplu...

Çakma Aydınlık Nov18

Çakma Aydınlık

Herhangi bir fikir sahibi insan için bundan da fazlasını adeta tanımlayan aydın olma yakıştırmasının devamında yapılması beni hep çok rahatsız etmiştir. Bu bazen kişinin kendi tarafından, bazen de dışarıdan yakıştırma sonucu gerçekleşen bir yükselmenin sonucu. Mutlaka belirli bir kuşak ve politk görüş için aydın kelimesinin farklı anlamları, tanımları var. Bu tanımalamayı, bir çeşit onurlandırmayı kazanmak neye ve kime göre oluyor bunu kimse net olarak bilmiyor sanıyorum ki. O zaman neden israrla kullanılıyor televizyonlarda, gazetelerde bu demode tanım? Bilgiye ulaşmanın, dünyayı gezmenin zor olduğu dönemlerde mutlaka aydın olmak daha mümkün ve değerliydi. Aydın olmak, aydın tavrı göstermek bu coğrafyada bir gazeteci refleksi, bir çeşit ermek.   Bir grup genç yazarın da haber kanallarında, gazete köşelerinde ne kadar engin bir genel kültüre sahip olduklarını bizlere anlatmaya çabalıyor oluşu pek çok hakim olmadığımız önemli konuda da yarım yamalak bilgiye sahip olmamızı sağlıyor. Kendilerinden önceki kuşaklarındaki abileri, ablaları gibi olmanın başarının anahtarı olduğunu düşünen bu kuşak, pek çok görüşünün başına “Bir aydın olarak beni, seni…” ekleyerek bir çeşit üst tondan biz okurlarına, izleyenlerine hitap ediyorlar.   Mesleğim olan mimarlık konusunda olan bilgim, çakma aydınlar hakkındaki görüşlerimin, bir çeşit önyargılarımın da oluşmasına bir araç oluyor sık sık. Bilirsiniz  “Dünyada böyle bir örnek yok…”, “Benden iyi bunun acısını kimse bilemez..” gibi cümleler çıkar bu tip türlü görüş sahiplerinin ağzından sık sık “…acaba benim kadar kitap okudun mu?” şeklinde sonlanır. Oysa ki ne kadar okursa ve görürse görsün, bir insanın küçük dünyasında, iki küçük göz ile gördükleri, eş dost çevresinden duydukları, kısacık hayatında yaşadıkları, büyük yargılara varabilmek için kanımca sahibi kim olursa olsun yeterli değildir. İnsan aklının kapasitesine çok aykırıdır pek çok yapılmış iddalı, büyük saptama. Bu yüzden bilimsel yaklaşım, kolektif düşünmeye yardımcı olur ve daha güçlü, daha sağlam bir görüşe yaklaşırız.   Cüneyt Özdemir‘in “Çakma Çamlıca Camii” yazısını okuduğumda bir kez daha yerimden sıçradım ve Radikal Blog‘da oluşturduğum profilime koşa koşa gelip sarıldım.   Öncelikle sözkonusu proje...